| FİGÜRAN |
|
|
|
| Perşembe, 22 Kasım 2007 | |
|
Hiç tanımadığım ama hayatımda çok büyük yeri olan Nurhan ve Barış için.
Yaşanmamış Anıların Hatrına… Her sabah neden açarsınız gözlerinizi? Hangi öyküde oynama hevesidir sizi yatağınızdan kaldıran? Ya da bir öykünüz var mıdır? Kıyılarını yontmadan yaşama sığdırabileceği bir öyküsü olsun ister herkes. Kendi çizdiği elbiseyi giymek… Oysa kendi oyununu başlatamaz kimimiz, bu yüzden nedenini bilmediği bir zayıflıkla başkalarının kurallarına sığınır. Fark etmeden başka bir oyunun figüranı oluverir. Kendi yaşamının kahramanı olmak sorumluluk ister çünkü. Ağır gelir bazılarımıza. Sakin bir suda yalpalamadan aksın isteriz yaşam. Mutluluk adına teğet geçeriz özgürlüğe. O zaman yazarın sesine bürünür sesimiz, onun bahçesine açılır penceremiz. Buna bir kez razı oldu mu insan, artık kendi hikâyesinin konusunu unutmuştur. Başkalarının öyküsünde oynamak için açar gözlerini sabahları. Başkalarının kelimeleriyle seslenir ödünç aldığı hayatlara… Oysa yaşam cesaret işidir. Cesaret ise kendi öykünün kahramanı olmakla başlar. Hava epey soğumuştu. Gri gökyüzünün altında nefes almaya çalışan renksiz evlerin birinde nefes almaya çalışan dört kalabalık yalnızlıktan biriydi. Tırnaklarını kemiriyordu yine. Beynindeki tüm hücreleri bir köşeye yığıp, tırnaklarıyla doldurmuştu zihnini. Neden sonra parmaklarından biri kanamaya ve acımaya başladığında elini ağzından çekip derin bir nefes aldı. Kimse bakmadığı halde izlendiğini hissetti. Zafer televizyona dalmıştı. Kinle onu bir süre izledi, askerden geldiğinden beri iyice üstlenmişti tanrı rolünü. İş bulamadığı iki aydır tüm zehrini eve ve özellikle Nurhan’a boşaltıyordu.“Belki de beni kıskanıyordur” diye geçirdi içinden. Bir mesleği ve belli bir kazancı olacaktı en nihayetinde Nurhan’ın. Ve acıdı birden abisine, bugün yediği tokada inat gözlerini daha da kısarak baktı Zafer’e. Bursa’yı özlemişti. Oysa daha koskoca bir hafta daha vardı tatilin bitmesine. Bunalıyordu düşündükçe. Zihninin arkasında bir oda açıp, Bursa’yı tıktı oraya. Ama odanın kapısı kapanmıyordu. Felçli babasına baktı istemeden. Yüzünde, hep taktığı o boş maske vardı. Onu ne zaman taksa o ve annesi gizli bir iletişimle aynı şeyi düşünürdü, çünkü bir tek onlardan saklayamazdı Recep Efendi maskesinin altına sıvanmış utanç ve kederi. Dört yıl önce bulaşmıştı o keder gözlerine. Birden hatırladı ve içi bunaldı. Lise sondaydı. Ders arasında alel acele koşuşunu hatırladı. “Baban hastanede” demişlerdi. İçine yakıcı bir şeyler düşmüştü. Zihnini parçalara bölerek deli gibi koşmuştu. Babasını en çok o zaman sevmişti; ağzına takılı o boruyla birlikte. Fabrikada, koca bir demir parçası düşmüştü başına. Recep Efendiyi eve getirdiklerinde yemek bile yiyemiyordu. Annesi tıpkı bir çocuk gibi bakmıştı ona, sabır ve şefkatle. Yemeğini dişleri arasından vermeye çalışırken ağlardı hep. Ve babası 5 ay hareketsizce yattı. 5 yıl gibiydi. Babasının altını annesi temizlerdi, izin vermezdi kimseye. Bir kere “Of” duymamıştı ağzından. 8 aya kadar konuşmaya başlamıştı babası, ama sol tarafında kalan o tutukluk yüzündeki kederin aynasıydı hala. “Çay olmuştur” dedi annesi sonra.
Barış’ı düşündü, sıkıştığı mengenenin içinde, omuzları daha bir ağırlaştı. “Beni hiç anlamadılar” diye geçirdi içinden.“Ne yapsam anlayamayacaklar”. Abisi nasıl tehdit etmişti… “Öldürürüm seni. Kimseyle beraber olduğunu duymayayım” demişti. Oysa ilkel kafası hiç almıyordu Barış’ın kollarında nasıl huzurlucu uykuya daldığını. İnsan sevgiye niye bu kadar düşman olurdu? Ya annesi? O bir kadındı, sevmemiş miydi kocasını. Nasıl, neden bağırmıştı öyle; “Benim yüzümü yere eğme” diye… Oysa biliyordu Nurhan, annesinin tek düşündüğü felçli kocasıydı. Onun kızının yapacağı bir hataya dayanamamasından korkuyordu. Ya Nurhan… Kimin diktiği elbiseyi giymeliydi. Ne için savaşmalıydı, rolünü yazamadığı bir kuklanın içinde ve ne zamana kadar… Şu üç kişi yaşamanın sınırlarını çizdiyse kırmızı çizgilerle, kendisi nereye doğru koşabilirdi. Kararlarına felçli bir baba ve gözü yaşlı bir annenin gölgesi düşen zihin, sabah gözlerini ne için açırdı. Hangi emel için uğraş verirdi. Seneye bir öğretmen olacaktı oysa ufacık çocuklarına nasıl anlatacaktı hayalleri için hayatla çarpışmaları gerektiğini. İnsan hayatı tercihlerinden oluşuyorsa ve tercihleriyle arasında koca bir vicdan varsa, kukla yaşasa ne olurdu yaşamasa… Sevgilisini düşündü bir an. Küçülen omuzları daha da bir ağırlaştı. Bir robot gibi yatakta doğrulup kaldı. Sessizce mutfağa gidip babasının uykusuz gecelerden kurtulmak için aldığı sarı kapsüllerden boşalttı avucuna. Bir bardak suyla odasına döndü. Hala ağlayamıyordu ve gözleri acıyordu hala. Neden sonra beyni boşalmıştı nihayet. Zaman dursun istiyordu. Ve bir mucize olsun. Damarlarında haşhaşlı bir kan geziyordu. Yıllarca uyumak istedi ve bir sabah annesinin öpücüğüyle uyanmak. Çaresizliklerini ve hayallerini doldurup avucuna bir dikişte içti hepsini. Su genzine aktı ve orada dondu. Öyle güçsüzdü ki dua etmek bile aklına gelmiyordu. Her taraf boşluktu. Sürekli düşüyordu, abisin ve annesinin hayatlarına değip geçerek tutunamadan öylece akıyordu hayatı… Allah’ı düşündü bir an. Bir ışık yanıp söndü göz kapaklarının içinde. “Keşke yaşam bu denli ağır olmasaydı” dedi içinden Bu korkunç yalnızlığından onu kurtaracak mucizeyi düşündü. Yan odadaki yan odadaki kalabalık içeri girse “Haklısın” dese. “Ruhunu paylaşmaya ve kara deliklerini doldurmaya geldik” dese ve yeniden sevse kendisini ve ailesini. Üşüyordu. Bir an önce bitsin istedi bu düşüş. Ne kadar zaman geçtiğini bilemedi. Ayırt edemediği sesler duyuyordu. Tanıdık birileri gezindi kulağında. Sarsıldı. Ya kuyunun duvarlarına değiyordu ya da taşlar onu sarıyordu. Göz kapaklarının üstündeki yükleri atıp araladı gözlerini. Annesinin silueti dumanlandı yatağının yanında. Bir sarsıntı daha… Bu hıçkırıklar onun muydu? Onun sesi yoktu ki… Keskin bir kolonya kokusu burnunu delip beynini yokladı. Annesinin çırpınışını fark etti neden sonra. Doğrulmaya çalıştı, midesindeki bulantı yatağa itti onu yeniden. Bu gözyaşları için kalkmalıydı. “Kusucam” dedi çatallı bir sesle. Sonra kaybolup gelen annesinin elindeki tuzlu suya götürdü dudaklarını. Soluksuz kalana dek içti. Ve sonra tüm günahlarını kustu. O gece sımsıkı sarılıp uyudu annesine. Yeni doğmuş bir bebekti kollarında. Annesinin yüzüne bakamadı birkaç gün. Tatil bittiğinde eksik ama hayata daha sıkı tutunan bir Nurhan vardı. “Bir daha bize arkanı dönmeyeceğine yemin et” dedi annesi vedalaşırken. “Bir daha bunu düşünürsen beni de ölmüş bil”. Ona söz verip bindi otobüse. Arkasında aklı onda kalacak bir anne ve kendi yalanlarının olduğu bir öykü… Barış’ı özlediğini fark etti. “Karşılamaya gelemeyeceğim “ demişti. “Olsun. Ben sana geleceğim nasılsa” demişti Nurhan. Türkçe öğretmeniydi Barış, Nurhan’a göre daha sorumluluk gerektiren bir dünyası vardı, bu yüzden ona kızamıyordu Nurhan. Bursa’ya vardığında hava kararmak üzereydi. Yurttaki odası soğuktu gene. Bu gece burada kalmayacağına sevindi bir an. Kalmak zorunda olduğu koca bir 7 ayı düşünmeden. Nasıl sıkıyordu onu bu yurt. En çok da Nevin eve çıktıktan sonra bocalamıştı. Can yoldaşıydı çünkü Nevin. Yüzüne bakar bakmaz yüreğini görebildiği tek insandı. Hayata açılan pencereleri birbirine bakardı. Arada bir evine gidip ona sarılarak uyusa da, şu yurdun adamı sırtından vuran gecelerinde yanında olmayışına kırgındı. Çoğunlukla Barış’la birlikteydi. Onun yanında içindeki kız şımarıp oyunlar oynardı. Çok kavga etseler de bilirdi, aralarındaki o görünmeyen iplik onları birbirine çekerdi. Gün gelir annelik yapardı Barış’a tüm şefkatiyle. “Bana güzel bir sofra hazırlamıştır belki” diye düşünerek alelacele yerleştirdi giysilerini demir dolaba. Annesinin yaptığı böreklerden aldı yanına ve pencereden giren sıkıntılı akşamdan sıyrılıp kendini dışarı attı. Soluk alıp veren hava çok sevecendi. Hele Muradiye otobüsünü beklediği durak nasıl da sevinç yüklüydü. O sevinçten doldurduğu ceplerine ellerini sokarak bindi otobüse. Şu insanlar ne değişken mahlûklardı. Daha dün yaşamdan sıkıldığını düşünürken bugün daha fazla yaşam kırıntısı toplamak için çırpınıyordu. Trafik güç ilerliyordu. O ise sabırla akan hayatı seyrediyordu. Yol uzadıkça özlemi güzelleşiyor, düşleri çoğalıyordu. Nihayet kapının önündeydi. Açılır açılmaz atladı boynuna sevgilisinin. Uzun uzun konuştular yemekte, yalnız geçen günlerini. Yemekten sonra dışarı çıkmayı teklif etti. Ama her zamanki gibi reddedildi. Nurhan’ın aksine öyle evcildi ki Barış. Bir şişe şarapla ikna etmişti onu evde kalmaya. Başı dönene dek içti. Sanki Barış’ın sevgisini içiyordu. Öyle sevecen bakıyordu ki; Nurhan’ı sevdiğini anlatırken… En çok böyle anlarda inanıyordu Barış’sız ölmeyeceğine. Sabah gözünü onun yanında açtığında. Onunla uyumak ne büyük saadetti. En çok hoşgörüsüne hayrandı Barış’ın. Nurhan’dan her şeyini istememişti hiç. Zaten birbirilerinin her şeyi olmak için çıkmamışlardı yola. Ama her şeyleri olmaya giden yolda çok hızlı ilerliyorlardı. Yapışık yaşamazlardı. Aynı lokmadan ısırır fakat aynı lokmayı çiğnemezlerdi. Birbirleri için düşünür ancak birbirleri için yaşamazlardı. Bir tren yolunun iki rayı gibiydiler. Çakışmak telaşından uzak yan yana akarlardı hayatın içine. Çok arkadaşları vardı, ortak ve ayrı ayrı. Gün batımını izledikleri bir tepeleri, duyduklarında birbirlerini özledikleri bir şarkıları ve isimlerini kutsayarak sakladıkları telefonları. Sevgilerine ait tek delil bunlardı. Başka zincir yoktu aralarında onları hapseden. Ve bunlar yetiyordu. Zamanın Barış’a dönük tarafında gülümseyen bir kız vardı. Ama yurda döndüğünde sıkıntılı ve yorgun bir kız karşılıyordu Nurhan’ı. Annesiyle konuşurken ise onun sesine bürünen olgun biri biçimleniyordu yüzünde. Bunalmıştı Nurhanlar arasında koşmaktan. Daha kötüsü tüm maskeleri yurt odasında düşüyordu önüne… “Bıktım” dedi. Nevinlerde battaniyenin altına sokulurken. Fena hastalanmıştı ve bu halsizlik maskelerine olan isyanını körüklüyordu. “Nefret ediyorum” diye tekrarladı defalarca. “Nefret ediyorum böyle göçebe gibi yaşamaktan” Ve başını Nevin’in dizine koyup fısıldadı: “Peki benim evim neresi ? İnsan nereye evim der Nevin, memleketini neden özler? Ben evimi özlüyorum ama evimin neresi olduğunu bilmiyorum. Neden kendimi ait hissedebileceğim hiçbir yer yok benim ?” Cevap veremezdi Nevin. Yıllardır sormadan cevabını aradığı soruya ne cevap verebilirdi ki… Kaybolmuştu Nurhan. Bunu öyle iyi hissediyordu ki bu gece. Aitlik duygusunu tek yaşadığı yer Barış’ın ellerindeydi. Bazen ailesine bile yer bulamıyordu kendi öyküsünde. Nasıl bir kopukluktu bu? Herkesin kendi kozasında çırpındığı nasıl bir yaşamdı… Hep bir mucize beklemişti. Bilmediği bir şeyi özlemişti. Hayatını tamamen kendine çevirecek bir rüzgar istemişti. Oysa ne rüzgâr ne de bir mucize vardı. Mutluluğu hep bir sonraki durakta bekliyordu. Varacağı bir istasyon vardı mutlaka. “Okul bir bitsin” diyordu… Barış’la bir evlensem, Bursa’ya tayinim çıksa… O zamanda, yani hep gelecekteydi mutluluk…Sürekli erteliyordu fark etmeden. Oysa mutluluk bir yoldu. Bindiği trenle birlikte ilerliyordu ve maalesef o hep uzaktaki durağa baktığı için teğet geçiyordu ufak sevinçleri. Bunu ise hiçbir zaman anlayamayacaktı… Gece ateşi yükselince, Nevin’in annesiyle doktora gittiler. O gece Barış ve teyzesi de geldi hastaneye. Endişelenmişlerdi. İlaç ve çaresizlik kokan koridorda beklerken, sevgiliden başka bir şey vardı Barış’ın gözlerinde. Bir baba gibi, kırk yıllık bir dost gibi yakmıştı sigarasını Nurhan’ı düşünürken. O gece Barış’ın evine gitti Nurhan. Nevin ve annesi istemese de, kuşkusuz Nurhan daha kolay atlatacaktı soğuk algınlığını Barış’ın uykusunda. Birkaç gün sonra görüştüklerinde gerçekten daha iyiydi Nurhan. Barış’ın teyzesi ve eniştesi karşı apartmanda oturuyordu. Hatta zaman zaman Nurhan’la misafirliğe bile giderlerdi dostlarına. Birkaç gün daha Barış’larda kaldı. Yurda dönmek ölüm gibiydi. Ama eninde sonunda giriyordu o soğuk yatağa. Yapayalnızlığını fark ediyordu o zaman. Yaşamını Barış’a ve okuldaki arkadaşlarına bağışladığı için yurtta samimi arkadaşı yoktu. Bu onun için daha çekilmez yapıyordu yurt odasını. Ölümü düşünürdü Kandil Gecelerinde dua ederken. Ürperirdi. Yalnız ölmek korkuturdu. Bağlanmıştı bu nankör hayata tek kişi yüzünden. Bazen Barış olmasa ölüm korkutmazdı diye düşünürdü. Sevdiği adamı düşündü sonsuz boşlukta. Huzurdan ve mutluluktan başka bir şey vermeyi reddeden o adamın gülüşünü bir kez daha sevdi. Güvenden ve söz vermekten nefret eden adamı. Onu neden sevdiğini düşündü uzun uzun. Ve neden sonra, kesin cevaplar veremeyişine sevindi. Çünkü aşk nedensiz sevmektir diyordu bir kitapta. Bunun için seviyordu Barış’ı; sırf vaat etmediği için, hiç söz vermediği için. Denizin ortasında durup, kendisine doğru yüzmesini istemediği için. Ve en çok onunlayken kendisi olabildiği için.
Sabah boş yere bekledi Nevin, Nurhan’ı Lale Pastanesi’nde… Teyzesi ise Barış’ı… |


